Haber Açısı
Anasayfa | Künye | İletişim | Haber Açısı Ana Sayfan Yap Açılış Sayfası Yap | Haber Açısı sık kullanılanlara ekle Sık Kullanılanlara Ekle | Haber Açısı RSSRSS 17 Nisan 2014, Perşembe
Loading
MOR DÜNYA - Hüseyin ÖZBAY
ELİF ŞAFAK'A...
18 Ocak 2012                2722 kez okundu.             Yazar E-posta:hozbay@gazi.edu.tr
Facebook Paylas
“ Hüseyin ÖZBAY yazdı... „

İlgi: Baba ve Piç romanı

Elif Şafak’ın tartışılan romanı Baba ve Piç, bilindiği gibi İngilizce yazılmış, yazarın denetiminde Türkçeye çevrilmiştir. Romancı olarak yazar dramatik ve muhakkak şaşırtıcı bir yerde durmuş ama oradan büyük yanlışlar ve hatta haksızlıklar yapmıştır. Bir mağdur kitleye, tarihe ve gerçeklere dokunan “ beriki”ni, “öteki” hâline getirip vurarak yapılan bir yanlışlık olduğu için üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum.

Haklı yer dediğim “ empatik arzu"dur: Karşı taraftan bakarak yani karşı tarafı içselleştirerek onu, hâkim bakışın yerine, merkez yapmak. Ancak yazar karşı tarafı “anlamak” için değil karşı tarafı ”haklı kılmak” için“kastî empati” yapıyor. Başka bir değişle empati yapmıyor yerini değiştiriyor ve psikoloji pazarlayanlar"a pazarcılık yapıyor. Bunu yaparken de Kazancı soyadını taşıyan ailenin Osmanlı yapılanma geleneğinden ve çoğu siyasî “mağdur etnisite romantizmi ve trajedisi”nden abartılı olarak yararlanıyor. Romancı eğer insanla ilgili bir dramı umursuyorsa tabii ki acılı ve cesur bir yürek olmalıdır. Hâkim bakışın belki de yöntem olarak hatalarını merkezdeki bir insan olarak görmek başka, siyasal manipülasyonlara açıkça âlet edilmiş bir konuyu, siyasetle insan davranışlarını da iç içe geçiştirerek ters taraftan “biz” ve “ öteki” ayrımını insaf sınırlarını aşarak yapmak daha başkadır. Sahipsiz, eğitimsiz ve çevresiz/havasız bırakılıp kolayca maniple edilebilecek bir Türk Müslüman kimliği adeta yazar için “ öteki cephe” olmuştur. Yani değerli romancımız, ne yazık ki Cemil Meriç ve Hilmi Yavuz’un haklı olarak üzerinde durup esefle işaret ettikleri bir “ yerli oryantalist “ tavır sergilemiştir. Amerika’daki Ermeni ailesinin bütün davranışları bir tarihsel trajik nostalji üzerine değil bir öç alma duygusuna yöneldiği hâlde, en tavizsizi, en katısı bile romanda negatif bir imaj olarak görünmüyor. Ben bu romanda bir ipucu olarak bile bir tek Ermeni’nin hatasını görmedim. Dramatik örgüyü ne yazık ki yazar kendi milletinin aleyhinde kullanmıştır. Yazar usta kalemiyle bunu sağlamıştır. Aşağı yukarı bütün Türklerin bu gün rahatsız olduğu trafiği almış, şoförü almış, cenazedeki saçmalıkları almış, tutuklamaları ve öldürmeleri almış ama Türk olduğu için büyükelçi kocası Asala Ermenileri tarafından katledilen Türk hanımefendinin büyük acı çekerken bile bu cinayetin bütün Ermenileri bağlamayacağını söyleyerek gösterdiği asalet ve buna benzer örnekler romanda esirgenmiştir. Buna karşı tek bir Ermeni yobazlığını, Ermeni cinayetini, Ermeni’nin artık şovenist bir hareketine dönüşen milliyetçiliğini ve bunun psikolojisi ile Ruslarla yapılan işbirliği sonunda, sahipsiz, fakir fukara ve evladını bilmem ne cephede yitirmiş Türk köylülerinin katledilmelerini yok saymıştır, yazar. Ben hiç bir ön yargıya takılmadan düşünüyorum: Acaba Ermenistan’da bir yazar, Asala’nın büyükelçilerimizi katletmesini kötü gösteren bir roman yazabilir mi? Taşnakçıların Doğu Anadolu’da işledikleri katliâmları lanetleyen ve Türkler lehinde hava estiren bir imada bile bulunabilir mi, her hangi birisi Ermenistan’da.

Doğrusu gerçekçi bir yazar, bir romancı olarak değil kendisini Ermeni kimliğinin yerine koyarak yazmıştır romanını Elif Şafak. Yani “yerli oryantalist kimlik”in aşırı bir örneğini temsil etmiştir. Roman 2002’leri de konu ettiği hâlde Asala’nın öldürdüğü elçilik mensupları ve sivil halktan bir tek yerde bile söz edilmemiştir. Hakikati, insafı ve insan sevgisini merkez yapmaya çalışan bir kültürel tezi savunan insan olarak( olduysa anlatılanlar) İstanbulliyan ailesine acımamam mümkün değildir. Ancak Türk romancısı Elif Şafak bir tek Türk’e acımamıştır. Ben de bir az istemeyerek ya da çekinerek (çünkü bu romancıyı ilk eserleriyle bir hanım yazarın edebiyatımıza doğuşu olarak alkışlamış, büyük sevinç ve umut duymuştum) bu genç hanım Türk yazarına artık Ermeni tarafından baktığına göre bundan sonraki romanında, bütün ailesi katledilmiş ve bilinmez bir çukura atılmış olan bir yetim Karslı’nın yıllar sonra annesi, babası, dedesinin çukurdan çıkan kemiklerine bakarak ağlamasını empati yoluyla anlayarak işlemesini tavsiye ediyorum. Ya da Rusların çekilmesiyle Van’dan ayrılan Sabuncuyan ailesinin yanlarında götürdükleri ve bir daha annesine ve babasına hiç göstermedikleri Selma adlı kızın dramını da yazabilir yazar.Ama bunun için daha kuvvetli bir empati gerekir herhâlde.Yazarın kendisini mağdur bir Türk ailesinin yerine koyması Amerikadaki tuzu kuru Çakmakçıyan ailesinin yerine koymasından (yoksa yerini almasından mı demeliydim !) çok daha zor olacaktır çünkü.”Tebdil-i tabiiyet” ülkemizde nedense para ediyor!

Yazar acaba “Konu İstanbulliyan, Kazancı veya Çakmakçıyan ailesi olduğu için böyle yazdım” diyebilir mi? Yani bu ailelerle sınırlı bir kuurgulamadan söz edilebilir mi? Çakmakçıyan ailesi acaba romanda bir tek ailenin dramı olarak mı işleniyor ki böyle bir analiz ya da savunma yapılabilsin? Bu aileden hareketle romanı okuyanlar binlerce benzerini ve hatta daha kötüsünü düşünmeye başlamazlar mı? Bir şeyin “şüyuu”, hakikaten “vukuu”ndan beterdir. Önemli olan da roman okunduktan sonra zihinlerde kalan Türk imajının alabildiğine, haksız ve insafsızca olumsuzlanmasıdır.

Ben Çakmakçıyan ailesine bir Türk romancısına konu oldukları için imreniyorum. Daha doğrusu benim için bir imrenme değil bu, merak. Acaba, meçhul maktullerle empati kurmaya çalışan yazarımız; onlar, Amerika’da yaşayan tuzu kuru bir Ermeni olmadıkları için mi, Ağrı’nın, Erzurum’un, Van’ın Ermeni’siyle birlikte ve Ermeniler tarafından katledilen insanlarını hiç dikkate almamış, onların kemiklerini sızlatmıştır. Taşnaklar sadece Türk’ü değil Ermeni’yi de öldürmüşlerdir. Siyasetin ve oyunların dışında katledilen bütün Türk ve Ermenilerin beraber sızlamıştır kemikleri. Mistik felsefeyle ve Mevlevi platoniğiyle de ilgilenen bu genç hanım yazarımız; katli, vandalizmi bugünkü İstanbul’un berbat işleyişini de fon yaparak Türklerin tamamına yüklüyor da acaba neden toprağın altında sahipsiz yatan binlerce insanın kaderlerine bir “romantik trajik mistifikasyon”la yaklaşmıyor?

“Ben Türkleri suçlamadım; ancak İttihad ve Terakki’yi yerden yere vurdum” diyebilir mi yazar? Yani diyebilir mi cani olan Türkler değil siyaset? O zaman şu soruyu soralım: Bu roman 2002’leri atlayarak tarihi bir olaya gitmiyor ki? İstanbul’un sokakları ve çevre tekleştirilmiş bir toplumsal yapı olarak anlatılırken ( özellikle de Mustafa’nın cenazesinin eve getirilişi esnasındaki abartılmış sokak holiganlığı tasvir edilirken) okuyucunun zihninde doğrudan doğruya “ Bu Türkler, bu Ermenileri kesmişlerdir” düşüncesi bir çıkarım olarak doğmuyor mu? Hele hele bidat (sonradan sokulma, hurafe) olduğu bir kere olsun vurgulanmadan bazı saçma davranışları İslamî gibi göstermek yazarın negatif bir yönlendirmesi değil midir? Peki, yazar bir tek Ermeni saçmalığını ister beşerî olsun, ister dinî olsun gösteriyor mu? Hayır. İşte bu romanı ” kasıtlı yazılmış bir roman derekesine düşüren iddia” budur. Yoksa, yazarı, belirli bir aydın Türk okuyucusunun aforozuna uğratan sebep, Ermeni ailesinin yaşadığı mümkün ya da mümkün olmayan dramını anlatması değildir.

Üstelik ben bu genç bayan yazarımızı bir umut olarak görmüş, bütün öğrencilerime ve herkese tavsiye etmiştim..Avrupalarda yetişmiş bir bayan yazar olarak bazı hataları dışında Türkçe’yi iyi kullanması karşısında sevinicimi ve hayranlığımı her yerde, arkadaşlarıma ve öğrencilerime ifade etmiştim. Romanın “tek kanat” yazılmaması gerektiğine inanmış bir insan olarak söylüyorum bunları. Romancı “drama düşmüş” nerde bir insan veya kitle varsa onu yazmalıdır elbette. Bu benim hoşuma gitse de gitmese de böyle...
Kimliğin teslim edilmemesi Ermenilerin büyük itirazı imiş.Bugün, kimi teröristlerin tezi de budur.”Bizden başbakan çıkıyor, cumhurbaşkanı çıkıyor ama Kürt kimliğiyle değil” diyorlar. Amerikan başkanı Reagan İrlanda kimliği ile mi geçmişti Amerika’nın başına? Fransa’nın, Cezayir’in, İngiltere’nin, İspanya’nın başbakanları ve cumhurbaşkanları acaba hangi kimlikte çıkıyorlar? Obama, Amerika’da Afrikalı kimliğiyle mi başkanlık yapıyor. Ermenilerin “ millet-i sâdıka” oldukları dönemlerde acaba yüceltilen bir Türk kimliği var mıydı? Alt sınıf bir kimlik olarak algılanıyordu, o dönemde Türk kimliği. Cahil, kaba, medeni olmayan, “etrâk-ı bîidrâk”ti. Türk kelimesinin çoğulu bile Arapça “efâl” vezninden “ etrâk” olarak yapılmıştı ve “ bîidrak” yani idraksiz Türkler deniyordu. Ama Türkler, millet-i hâkime oldukları hâlde bunun için savaşmadılar. Atatürk “ Türk kimliği”ni hem tarihsel ortak genetik olarak hem de ırkı kast etmeyen kabule dayalı bir “ üst kimlik” olarak kullanmıştı. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda bu konuyu kimsenin itiraz edemeyeceği kadar açıklıkla, tarihsel ve sosyolojik gerçekleri konuşturarak ortaya koymuştu. Osmanlı döneminde ortak kimlik “ Osmanlılık” idi. Türk de Osmanlıydı, Arnavut da, Arap da, Rum da, Ermeni de... Üstelik bir imparatorluğun kıskanılmayan, bölüşülen ortak kimliğiydi bu. Ermeni problemi, Ermenilerin kimlik olarak kabul edilip edilmemesi problemi olmadı hiç bir zaman. Onlardan dinlerini ve adlarını değiştirenler tabii ki olmuştur. Ama Ermenilerin büyük çoğunluğu Osmanlı devletinin himayesi altında inşa ettirilen ve korunan kiliselerde ibadet yaptılar ve Ermeni adlarını kullandılar. Eğer böyle bir eritme politikası olsaydı bu olur muydu? 1915 şartlarında kimi bireysel erime örneklerini ise her aklı başında insan buğzeder. Bu da aslında sosyal psikolojik bir olay, bir Sabatay Sevi yöntemiydi.

Romancımız eserinde Ermenilerin bu tezlerine hiç itiraz etmiyor. Onun sükûtu da ikrar oluyor elbette. Bu kadar kolay mıdır bunlar? Tarihisel sosyal analizler gerekir. Uydurma ya da “seçilimiş(selektif) ve efektif belgeler “ yanıltır. Bireysel anılar ne kadar acı olurlarsa olsunlar yüz yıl sonrasına taşınamaz ve genellenemez. Sosyal ve tarihsel olaylar bir romanda böyle nasıl maniple edilebilir? “Amma da yaptın; nihayet bu bir roman.” denilebilir mi? Hayır, asla. Çünkü önemli bir siyasal tezle karşı karşıyayız. 1915’teki “ tehcir olayı” keşke olmasaydı. Durup dururken olmadı o tehcir. Arka plana, toplum ve siyaset gerçekliğine bakmak gerekir. O yıllarda her yerde Ermeni vukuatı duyuluyordu. Gazete haberleri ve raporlar bunu açıkça gösteriyor. Peki, yıkılmak ve hatta yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bir İmparatorluk idaresinde bu vukuatlar kabul edilebilir miydi? II. Abdülhamit kendisine suikast yapan Ermenileri affetti ama o suikastta kaç kişinin öldüğü hiç akla geldi mi? O yıllar bir fetretti. Fetretten öte, her an, her şeyin olabileceği; acılı, korkulu, fetret yıllarıydı. Tarihsel ve sosyal olaylar tek bir fail ile tek bir sebeple nasıl açıklanabilir? Aklın kârı mıdır bu? Elbette, elbette her Türkün de kalbini sızlatması gereken Ermeni dramları yaşanabilmiştir. Kurunun yanında bazı yaşlar da yanmış olabilir tabii ki. Belki ahlaksız provokasyonlar da olmuştur. Bir romancının, Ermeniler tarafından para akıtılarak bütün dünyada yaygara edilen siyasî söylemlerle değil işin gnostik tarafıyla ilgilenmesi gerekmez miydi? Ermeni komşusuna ağlayan Türk’le, Türk komşusuna ağlayan Ermeni anlatılsaydı, insanî, hümanist bir dramatizasyon yapılmış olurdu ve ben o zaman romanlarını sevdiğim bu hanım yazarımızı gönlümün coşkusuyla alkışlardım. 1915’te değil 1944’te bir kişi bile geride bırakılmaksızın bir iki saat içinde ilkel hayvan katarlarının havasız vagonlarına bindirilerek uzak Asya bozkırlarına sürülen ve yarısı menzile varmadan yok olan Kırım Türklerinin etnik temizlik trajedisi, Cengiz Dağcı dışında neden bu ve buna benzer romancılarımızı hiç ilgilendirmemiştir. Aynı yıllarda aynı tehciri yaşayan Ahıska Türkleri’nin trajedileri bugün de devam ettiği hâlde neden bir tek Türk entelektüeli ve yazarı onları görmemiştir ?

Bir de şu var ki bu yazarımız maalesef farkında olmadan, gafleten bir “ yerli oryantalist” gibi değildir. Bilmeden oryantalist propagandaların etkisiyle kendi milletine ve Asya’ya Avrupalı şarkiyatçılar gözlüğüyle bakanlar elbette vardır. Onlar belki bilmeden böyle bir misyonu yerine getiriyorlar. Ama Elif Şafak için böyle söylenebilir mi? Elif Şafak’ın oryantalizmi “iradî bir oryantalizm”dir maalesef. Bilerek yapıyor, tercih ediyor Elif Şafak.

Ne adına yapılmış olursa olsun acı olan da budur ama Türkiye’de en çok okunan yazarlar arasında da bu yazarımız da vardır. O zaman yazarımız, “ Pirus Zaferi”nı doya doya kutlayabilir!

Başka ne diyelim?

Bu sitede yer alan bilgiler Haber Açısı adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
FaceBook'tan Yorumla
Copyright © 2014 Haber Açısı Ulusal Haber, Köşe Yazısı, Analiz, Fotoğraf ve Video Portalı. Tüm hakları saklıdır.